01.02.1997 / Hamit Alacalıoğlu - Şeraitiniz Nedir?


     Peder ilk kemanımı alıp yazı masamın üzerine bırakmış. Benim için büyük sürpriz. Sevinçten havalara fırlıyorum.

 

     Ama arkadan büyük emir geliyor:

 

     - “Yarın Adapazarı’na gidiyorum. Vazife ile. Üç gün sonra döneceğim. Geldiğimde, keman hocanı bulup derse başlamış olmalısın.”

 

     Peder asker. Şakası yok.

 

     Emir yerine getiriliyor: Dayım kanalı ile hocayı buluyoruz. Taksim Abdülhal Hamit Caddesi numara falan…

 

     Al şimdi başına belayı! Benim gibi, misafir yanına çıkamayan adam, gidip hoca ile konuşacak…

 

     Dayım annemle haber göndermiş. Hamit hoca ile konuştuğu zaman sorsun: “Şeraitiniz nedir?” diye…

 

     Allah Allah! Bu ne demek acaba? “Şeraitiniz nedir?”

 

     Soruyu hemen bir kağıt parçasına yazıp, keman kutusuna koyuyorum. “Şeraitiniz nedir?”

 

     Artık çare yok. Sırtımda bayramlık kruvaze elbise, boynumda janjanlı kravat, ayağımda “Roosevelt” ayakkabılar (babamın eskileri), başımda ay-yıldızlı lise şapkası… Kapıyı çalıyorum. İçimde öyle bir heyecan var ki neredeyse şuurumu kaybedeceğim.

 

     Aklımda hep aynı soru: “Şeraitiniz nedir?”

 

     Kapı açılıyor. Ali bey (herhalde):

 

     - “Gel bakalım” diyor. Beni içeri alıyor.

 

     Hayatımda ilk kez doğru dürüst bir apartman dairesi görüyorum. Bir kenara ilişiyorum hemen.

 

     - “Kaç yaşındasın?”

 

     - “Onbeş-onaltı falan.”

 

     - “Eee! Keman çalmak nereden aklına geldi bakalım?”

 

     - “Müziği severim de…”

 

     - “Neden başka enstrüman değil?”

 

     Allah Allah! Enstrüman ne demek acaba? Her halde çalgı demek.

 

     - “Piyano olmadığı için.”

 

     - “Neden? Evde piyano yok mu?”

 

     - “Hayır! Babam alamıyor. Çok pahalı. Taşıması da zor.”

 

     - “Baban ne iş yapar?”

 

     - “Asker… Kurmay binbaşı.”

 

     - “Başka kardeşin var mı?”

 

     - “Benden küçük üç tane. Hepsi okuyor.”

 

     - “Aman ne iyi!.. Piyanoyu neden istiyorsun?”

 

     - “Çok ses veriyor.”

 

     - “Canım biz de iki kemanla bir şeyler yaparız. İleride piyanist arkadaşlar da buluruz sana.”

 

     Susuyoruz.

 

     Şimdi sorma sırası bende. Neydi o soru? Hay Allah! Unuttum galiba… Sonra birden patlıyorum:

 

     - “Şeraitiniz nedir?”

 

     Düşünüyor, taşınıyor, sonra da bana soruyor:

 

     - “Söyle bakalım hoca efendi! Senin şeraitin ne?”

 

     Şimdi hapı yuttuk işte. Benim şeraitim ne ola ki? Hoca efendi deyince aklım başımdaki şapkaya gidiyor. Hemen çıkarıp elime alıyorum. Sonra da:

 

     - “Babam bilir. Ben birşey söyleyemem.”

 

     - “Başlangıçta haftada iki defa gelebilir misin?.. Bir süre sonra bire indiririz.”

 

     - “Olur.”

 

     - “Ben ders başına ikibuçuk lira alıyorum. Senden birbuçuk alacağım… Tamam mı?”

 

     - “Olur.”

 

     - “Perşembe günü ikide gelirsin. Gelirken şu notaları da getir. ‘Papajorj’dan alacaksın. ‘Yüksek Kaldırım’ın ortasında…”

 

     Bir kağıda yazıp elime tutuşturuyor.

 

     Eve geliyorum. Annem hemen soruyor:

 

     - “Şeraiti ne imiş?”

 

     “Ders başına birbuçuk…”

 

     Not:Yazı burada kesiliyor. Tamamının dergide yer almadığını düşünüyorum. (T.G.)


     Aylık olarak yayınlanan “Orkestra Dergisi”nin 35. Yıl, 278. Sayı ile Şubat 1997 tarihinde basılan nüshasının 43-45. sayfalarından alınmıştır.




Son Güncelleme:02.08.2021 22.17
Toplam Ziyaret:4549621
Online Ziyaretçi Sayısı:12
Bugünlük Ziyaret :229

Bu Site En İyi Firefox,Chrome,Safari'de ve 1024x768 Çözünürlüğünde Görünür.