Av

Avcıoğlu, Ali:

1940 yılında İstanbul’da doğmuş olan viyolonsel sanatçısı. “İstanbul Belediye Konservatuvarı”nın yaylı çalgılar dalının viyolonsel bölümünü 1960-1961 mevsiminde parlak bir diploma konkuru ile bitirdi ve 1962 yılında “İstanbul Şehir Orkestrası Viyolonsel Grubu”nun sanatçı üyesi oldu. Hemen sonra “Eczacıbaşı”nın bir yıllık bursunu kazandıysa da çeşitli formalite güçlüklerinden ötürü yurt dışına çıkamadı. 1964 yılı Ağustos ayında “Milli Eğitim Bakanlığı”nın “burslu olarak yurt dışına gidecekler için açtığı sınav”da küğ sınavına alınması gerektiği halde matematik ve ekonomiden sınava sokulduğu için başarılı olamadı. Hatta o sırada “Milli Eğitim Bakanlığı”nda görevli bir memur, bu duruma canı sıkılan sanatçımıza şöyle demişti: “Bütün sanat okullarını bitirenler bu imtihanlara girer. Viyolonsel ne demek? Matematik ve ekonomiden çaktın!” Böylece dört kıymetli ayını kaybeden Ali Avcıoğlu sonunda Ankara’da bir jüri önünde viyolonsel sınavına alınarak gösterdiği başarı üzerine kazandığı bursla Paris’e giderek pek tanınmış viyolonsel sanatçısı ve öğretmeni Andre Navarra ile çalışma olanağı elde etti. “Eczacıbaşı Seramik Fabrikaları” sanatçının “eğitimini” üstlenmişti. Ali Avcıoğlu ülkemizden ayrılmazdan önce İstanbul’daki son dinletisini “Şehir Orkestrası” eşliğinde Vivaldi’nin “viyolonsel konçertosu”nu çalarak vermiş ve alkışlanmıştı. Navarra’nın yanında “virtüozluk ihtisası” yapan Ali Avcıoğlu, daha önceleri de Navarra’dan sekiz aylık bir süre içinde ders almıştı. Ülkemizde yetişen ender viyolonselistlerden biri olarak verdiği dinletilerde dikkatleri çekmeyi başarmıştır.

Ave Maria:

"Meryem Ana"ya selam, saygı ve dua.

Avni:

Fatih Sultan Mehmed tarafından kullanılan mahlas. II. Murad ile Hüma Hatun'un oğlu olup 30 Mart 1432 tarihinde Edirne'de doğmuş ve 3 Mayıs 1481 tarihinde İstanbul'da ölmüştür. Yaşamı süresince devlet işlerinin yanısıra çeşitli sanatlarla ilgilenmiştir. Fatih'in entellektüel kişiliği ve kuvvetli bir şair olduğu veriminden hemen anlaşılır. Divanı el yazması olarak "Fatih Millet Kütüphanesi"nde bulunmaktadır. Bu divan Berlin'de "Divan-ı Avni" olarak basılmıştır.

Avrupa Küğünün Tarihi:

     Henüz daha yirminci yüzyılın başlarında iken Avrupa küğ tarihi kapsamı içerisine antik Grek çağının öncesi alınmamaktaydı. Günümüzde ise birçok küğ bilimci Avrupa küğünün oluşum sürecinin başlangıcına ilişkin olarak artık tarih öncesine dek uzanılması gerektiğinde fikir birliği içerisindedirler. Yani doğal budunlar ile doğunun bazı eski yüksek kültürlerinin varlığına değinilmeden ve bunlarla bağlantı kurulmadan Avrupa küğ tarihine başlangıç yapmak olanaksız gibidir. Alman küğ bilimci Walter Wiora bu konuda yetkin bir isim olup çalışmalarını dizgesel olmaktan daha çok tarihsel açıdan yürütmüş ve dar anlamda genel bir bakışın ilk denemesini yapmıştır. Wiora, küğ tarihinin tüm görünümünün kökendeki oluşum incelenerek yeniden canlandırılması gerektiğini hararetle savunmuş ve süresel bölünmeler içinde oluşan alanlara bağlı olarak dört evreye bölmüştür:
     1) Doğal budunlar ile bazı eski yüksek kültürlerin arkaik halk küğünün yer aldığı eski ve hatta çok eski tarih,
     2) Doğunun yüksek kültürlerinden başlayarak Sümerler ve Mısırlılardan son Roma evresine dek değişik dönemlerde değişik biçimlerde oluşturulan ve sürdürülen eski toplumların küğü,
     3) Karşıezgisellik ve uyum bilgisinin ilerlemesi ile koşut olarak gelişen ve sinfoni gibi büyük biçimlere ulaşan, böylelikle diğer büyük kültürlerden ayrılan, tarihsel olarak da orta çağ başından bu yana gelişen Avrupa küğ bağdama sanatı ,
     4) Yeryüzünün tüm ülkelerini içeren, şimdiye dek süre gelen kültürlerin “geride bıraktıkları”“dünya müzesi”nde bir araya getirerek sergileyen ve uluslararası küğ sanatında tekniğin, buluşun, bağdamanın bir arada yer alarak dünya toplumuna toplu olarak sunulan teknik ve endüstrinin kültürü.
     Doğal budunların araştırılmasını, tarihin erişemediği evrelerden, tarih öncesinden ve tarihten gelen toplumları incelemeyi hedefleyen bilim dalı “budun bilim”dir (Etnoloji). Doğal budunların yaşam ve geleneklerinin kendilerine özgü belli biçimleri vardı. Bu toplumlar uyumlu ve kapalı bir düzen içinde günlerini geçirmekteydiler. Böylesi toplumların bireyleri yaşam biçimleri veya ortamları hakkında düşünmeden genel düzene ayak uydurmaktaydılar. Bunun bir sonucu olarak nedensel düşünceye, mantıksal soyutlamaya ve kurgulamaya gereksinim duymamışlardır. Dolayısıyla tanımlama yapma zorunluluğu bulunmamaktaydı.
     Bilindiği üzere sonuca gidiş nedene bağlı ise ancak o zaman tarihsel bilinçten söz edebiliriz. Tarih bilimi, tarih öncesini tarihten ayırır. Bu kesit yazının bulunması ile ortaya çıkar. Bir diğer deyişle “sözün yazılışı, tarihsel buluşun temelidir.” Kendine ait olanı yazmayı başarabilen toplumların tarihi olmuştur. Tarih dönemi toplumlarının tarih öncesi toplumlardan en önemli farkı bilerek iş yapma yetisine sahip olmalarıdır.
     Küğ biliminin araştırılmasında çok uzun bir süre -çok mantıklı olmasına karşın- tarih öncesi ve tarih dönemi ayrımı yapılmamıştır. Nota yazısının bulunuşu ve nota yazısı üzerinde yer alan işaretlerin seslendirmedeki rolleri toplumların kültürlerinde algıladıkları büyük bir kesiti belirtmektedir. Sesleri belirtmek için nota yazısının kullanılmadığı dönemlerde küğsel birikimin ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ve hatta bir kuşaktan bir diğer kuşağa aktarılması yeterli olmuştur. O dönemlerde yaratı oluşturmak üzere bağdama yapmanın ve yaratıyı forme edecek kesin düzenli bir biçimin, kısacası bugünkü anlayışımızın koşullarına göre ortaya konulacak bir ürünün “kesinliği” henüz yoktur. Tarih öncesi küğ yalnızca kendini yenileyen bir yapı ortaya koyar, yani “doğaçlama” gerçekleştirir. Günümüze ulaşabilen ezgi ve örneklere baktığımızda, kolay anlaşılan bazı küğsel biçimler bulunmaktaysa da küğ, bizim anlamımızda henüz kendi kuralı olmayan, sözle ilişkisi olsa bile sözden kopuk bir sanat biçimidir. Ancak tarih öncesinden tarihsel çağa geçişle bu iki unsur bir araya gelebilmiştir.
     Kısacası, küğün özgür bir sanat olarak yayılması ve nota görünümü içerisinde bir yazı olarak saptanması eşsiz bir ileri gidiş ve büyük bir gereksinimin karşılanmasıdır.
     Şimdiye dek ortaya çıkarılabilen en eski nota işaretleri Mısırlılar döneminden kalmadır. Daha sonraki ilk nota yazısını Hellenizm’de görüyoruz ki Hellenlerden kalan en eski örnek İsa’dan önce ikinci yüzyıla aittir. Günümüze Grek küğündeki nota görünümlerinden yalnızca bazı kısımcıklar kalmış olup bunlar da küğe ilişkin gerçekleştirilmesi istenenlere bakarak tamamen ikincil plandadırlar ve yalnızca bu yüzden ortaya konulmuşlardır. Kısacası bu yazılar ağızdan ağıza aktarma kavramı içinde değerlendirilmiş ve dolayısıyla unutulmuşlardır. Bildiklerimizin (yani bilgimizin) ne kadar eksik olduğu bir yana bırakılırsa antik toplumların küğlerinin tarihlerinin neden yazılamadığının gerekçelerinden birisi de budur. Olgu Grek küğü için de geçerli olup, tüm o dönemi ilgilendirmektedir. Küğ tarihçileri daha çok aktarılabilenlerin tarihini, yani küğ üzerine verilen haberleri küğ tarihinin değerlendirmesine alabilmektedirler.
     Doğal toplumlar ve kültür toplumları arasındaki farklar, bir yanda doğu yüksek kültürlerinin küğü ile Avrupa küğünün, diğer yanda da doğal toplumların küğündeki başlıca ayrılıkların tam bir bilinçle araştırılmasına yardımcı olur. Yüksek kültürlerin küğleri şunları içerir:
     1) Oldukça büyük ezgisel-tonal farklılıklar,
     2) Geçerlikte olan ölçü dizgesi ile görünümler arasında ilişki,
     3) Çalgıların genlikleri,
     4) Irsal küğ ile de ilişkili olan, fakat esas itibariyle çalgılardan gelişen perde dizgesi,
     5) Bir dinsel ve düşünsel dizgeye dayanan töre öğretisi,
     6) Belli kesinlikteki ezgi örnekleri (sözgelimi patet, raga, makam gibi ezgisel tipler),
     7) Tarihsel süreç içerisinde gelenlerin bilinçle korunması,
     8) Sosyal yapı içerisindeki ayrımdan kaynaklanan nedenlerle uzmanlaşma ve ertikten küğcü olmasının gerekliliği,
     9) Küğün bilgi yoluyla kavranması için “okul” oluşumu,
   10) Sanat ve halk küğü ayırımı; dolayısı ile eski ve yeni küğ ögelerinin çok katmanlı olması,
   11) Avrupa küğünün uyumsal anlamda çokseslilik alanına bağlanması. Avrupa’dan çıkan bu eğilim her ülkeyi etkileyerek egemen oldu. Örneğin Amerika gibi Avrupalı olmayan birçok ülke çoksesliliği benimsedi. Çoksesli düşünce daha sonra Japonya ve en sonunda da Çin gibi ülkeleri etkisi altına aldı.




Son Güncelleme:18.04.2017 17.25
Toplam Ziyaret:1148891
Online Ziyaretçi Sayısı:3
Bugünlük Ziyaret :121

Bu Site En İyi Firefox,Chrome,Safari'de ve 1024x768 Çözünürlüğünde Görünür.